Biraz Daha Düşünelim

Mayıs 22, 2017

Seda Nur,

Münazaramız yarım kalmıştı. Peki midemin içindeki asit yağmurlarını, bu muazzam çürümeyi nasıl açıklayacaksınız? Terk edildiğimizin farkında mısınız? Rezil Dilaver, onun rezil askerleri, sonra biz. Birlikteyiz ve terk edildik. Zırcihan Bülbül durmaksızın nedamet getiriyor ama boşuna. İşte biz bizeyiz. Dilaver rezili, Dilaver’in rezil askerleri. Karşılarında acziyet içinde ama gururu elden bırakmadan bağırıp çağıran, kayıplarımıza dövünen bizler.

Herr Abend bizi terk ediyor, hiçbir önemimizin kalmadığını belli ede ede, dedemle olan anıları aslında hiç yokmuşçasına ve Arif’in izini sürerken ona sunduğumuz raporlar hiç umurunda değilmişçesine ve artık buranın denizinin yeşile çalan mavisi onu hiç ırgalamıyormuşçasına gidiyor ve bizi onlarla baş başa bırakıyor. Yağmalanıyoruz.

Artık Arif’in izi de, bizim yaşantımızın konforu da, gönül maceralarımız ve tatlı kavgalarımız, çekişmelerimiz de bir biçimde süblimleşiyor, belirsizleşiyor sanki. Bina edilmiş olan ve kıymetini bilmediğimizi yeni anladığımız dev apartman blokları yerle bir ediliyor, demirler tel tel dökülüyor, geriye kalan yegane şey bilmediğimiz şeylere olan bitmek bilmez bir açlık, uykusuz gözler, yegane mananımızın bir daha bulunmamak üzere yitirilişi. Bu her sabah kendini tekrar eden bezgin uyanışlar. Karanlıktan karanlık sabahlar ve bu sabahlarda hakikatin kendini ısrarla hatırlatması, bu sabahların gündüzlerinde bozuk plak gibi kulağımızın içinde çalması hakikatin. Hiçbir aymazlık kaldırmaz dönemlerde en ufak aymazlıkların bedelinin çok ağır neticeler halinde zuhur ve bizleri perişan etmesi.

Sen bilmiyorsun: Taliha Ece Daynesti, geçenlerde kulağıma eğilip, her şeyden (mutlak biçimde ve kelimenin tam anlamıyla her şeyden), onu kendisine dönüştüren, her sabah Taliha E. Daynesti’yi bir şevkle uyandırıp kendisi yapan her şeyden nasıl vazgeçtiğini usulca fısıldamıştır. Hiçbir planım yok diyor. Ufukta görünen hiçbir şey yokmuş. Hatta ufuk diye bir kavram yokmuş artık. Bu bir coğrafyanın kaderi ve diyor ki, bu kompozisyonda artık hiçbir dünyevi, gündelik telaş ve gayretin, hiçbir hesabın, hiçbir tatminin yeri yoktur ve olmayacaktır. Dediği gibi, hiçbir planı yok, ne şuradan şuraya gitmeye, ne elini kaldırıp bir kafenin garsonuna hesap işareti yapmaya, ne bir küçük yolculuğa, ne bir göl kıyısında suyun opak yeşiline bakıp bir intikam hülyasına dalmaya dair. Hiç! Taliha, hatırlarsın, yaşadığını, gözlerinden püskürttüğü bir çeşit ateşle ifade eder, her gün yeni bir fikirle gelir, her şeyi yarım bırakır ama her günün sonunda hesabı kitabı yapıp, kendini tamamlayabilir, bir bütün halinde kendini, genel olarak evrene arz edebilirdi. Şimdi bunun da lüzumu ve zemini yoktur, diyor.

Durumu nasıl tahlil, tespit, kabul ve ilan edeceğimi bilemiyorum.
Biraz daha düşünelim.

Reklamlar

Hayvanlar

Şubat 4, 2015

Gündelik Admizerikordiyam daha çok timsah karakterli biridir. Timsah, pusucu ve şerefsiz bir hayvandır. Bazı etçil hayvanlar gerçekten çok şerefsiz ve bunları her gün belgesellerde görüyoruz. Zırcihan Bülbül adlı kardeşimize de bunu demek istiyordum, timsah çenesini kilitlediğinde, isterse seni tırnağından yakalamış olsun, o çene bir daha açılmayacağından, hadise kayıtlara senin ayvayı acayip derecede yemiş olduğun şeklinde geçecektir. Neyse ki, Gündelik Bey Zırcihan’ı sıyırmış geçmiş diyorlar, çünkü ufukta Dilaver adındaki ayı belirdi, çünkü hem dün dündür ve Dilaver’i de, yine hayvanlar aleminden doğru kurabileceğimiz bir analojiyle, ayıdan ziyade keskin gözlü bir kartal olarak tarifleyebiliriz. Gerçi onun da ancak ve ancak hava koşulları elverdiğince uçup avlanabildiğini biliyoruz. (Hepimiz ama hepimiz biliyoruz bunu, bu arada).

Avcılardan muhteşem bir şehvetle nefret ederim. Nedim Kibrit’le olan münasebetimi de, eğer daha önce yüzbinlerce defa dillendirmemiş olsam, işte böyle açıklardım. Ama hayır efendim, bu anlık bir inada bindirme meselesi, şu anda açıklamıyorum.

Sizlere tatsız, yavan ve olumsuz şeylerden bahsetmek istemezdim ama gezegenimizde hakikaten de kan gövdeyi götürüyor.

Elbette ki benim yetiştirildiğim ahlak, içinde bulunduğum Müzeyyenler cemiyeti, Müzeyyen sayesinde/onun yüzünden zıplamak durumunda bırakıldığım bu sınıf ve özentiliğimiz öyle gerektireceğinden, işi safariye çıkma noktasına vardırmadan önce dört başı planlı kentleri gezip bina önlerinde fotoğraf çektirmem, üç beş ay öncesine dek yoğunluğunu muhafaza etmiş bulunan ve tahmin edebileceğiniz gibi berdevam olan “gark-ı şevhet û nefret” tanımlı ruh halimden çoktan sıyrılmış bulunmam ve keyfime bakmam gerekirdi. Hayır, ben aslında Nedim Kibrit’i aşkın o büyük resmi görmeye çalışırken, sanki önümden kasten geçer gibi görüşümü bloke eden şuursuz (ama beni aşırı derecede seven) dostlarım bu ve benzer edimleri üzerine basa basa bana öğütlemişlerdir.  Onlar, etçil cins mensuplarından yarenleri veya tanışları olan bazı kimseleri temsil ettiğini söyledikleri birkaç fotoğrafı da beğenime sundular. (Beğenmedim.) Bunlar bitince “sen en olmadı sanatına, yapıtlarına filan yoğunlaşırsın” dediler ama hatırlatırım, yoğunlaştığımda yapıtlarım bıçaklı saldırıya uğruyor.

Pek uzun ömürlü olsun, kadim dostum gamsız hanım (ara ara görüşüyoruz veya görüşmesek de birbirimizin aklına düşüyoruz-dur) bana bu kalbi kadar temiz defterleri hediye edince, bu tatsız  ve manasız monologlara inatla kaldığım yerden -hem fiziksel olarak da aynı mahalden ve işte yani buradan- devam etmeye karar verdim. Çünkü, “siz sanki benim KEYFİMİN KAHYASI MISINIZ?” ve belki Sultane Demir’e özgü bir feveranla şunu da ekleyebilirim: elbette ki okuyacaksınız, başka çareniz mi var?

Gündelik Admizerikordiyam’a geri dönersek, Zırcihan’ın Gündelik Bey hakkında itiraf ettiklerini, o Müzeyyen (belki sadece o anda yine Nedim Kibrit’e nefret kusmakla meşgul olan dikkatimi dağıtabilmek için) belki benim de bunları Sultane Demir’e harfiyen aktaracağımı tahmin ederek bana anlattığında, aynen şöyle dedim: “zaten adam etrafına timsah timsah bakıyordu Müzeyyen, ne bekliyordunuz ki? O böyle ve kızı da bildiğimiz gibi!”

Müzeyyen bu ukalalığıma veya haddimi aşmış olmama bozulup, benim şahsi tecrübem olan o süfli Nedim Kibrit gerçeğini demirli yumruk misali yüzüme gümletecekmişçesine, uzun kirpikli ve kozmetik bakışlarını yüzüme dikip bir an sustuğunda ona dedim ki, baş düşmanlarımın ikincisinden yaptığım alıntıyla: “Taliha Ece Daynesti, rezil bir kadındır.” Sonra kültürel toplamdan bir alıntı daha damıttım ve şöyle ekledim: “Vurun bakalım düşene tekmeyi, vurun siz.” Müzeyyen buna bir karşı-tepki olarak gözlerini belertti, sustu ve yaptığı işe geri döndü. Bu da Vakıf binasından çıkış yapmam, sokaklarda biraz dolaştıktan sonra evime gidip, belki iki tek atıp rahatlamam gerektiğini hatırlattı bana, yoksa Müzeyyen’in her jestinin bir emir olduğu şeklindeki, çevremizde yaygınlıkla benimsenen o önkabulden filan değil yani.

Yeri gelmişken: Müzeyyen’in işleri hâlâ ve gayet tıkırında görünüyor. Cihat Admizerikordiyam’ın yurda giriş yapacak olması veya Hayati Admizerikordiyam’ın Gupse Admizerikordiyam’dan boşanacak olması şu ara fazla ırgalamıyor Müzeyyen’i. Ne de olsa onun Cumhur K.’sı ve Herr Gustav Abend’i var ve Müzeyyen insan yedeklemeyi sevenlerdendir, ki bu da Sultane’nin Müzeyyen’i doğrudan hedef alan öfkeli bakışlarını açıklamaya yetiyor canlarım.

Selin Admizerikordiyam’ın bıçaklı saldırısından sonra ben işi sağlam tutuyorum. Dediğimi yaptım, hepsine ibret olsun diye iri bir kameraman tuttum, onu yanımda her yere götürüyorum. Böylece herkes Taliha E. Daynesti’nin haklılığını görecektir. Onlar göremese bile, bu haklılık ziyadesiyle, çözünürlüğüyle filan, her ama her an belgelenecektir. Sonuçta T. E. Daynesti yürüyen bir yapıttan farksız olacak ve Selin Admizerikordiyam bakalım bu yapıtı da bıçaklayabilecek mi?

SIKAR.

Bakkalın Oğlu

Haziran 28, 2014

I

Beni aptal sanıyorlar. Belki yüzümün yuvarlaklığı, konuşurken gözlerimin yüzümde kaybolur gibi olması ve bakkalın kendisi değil de oğlu olmam engelliyor beni ciddiye almalarını. Çocukları sevmiyorum, bana alay eder gibi bakmalarını da sevmiyorum. Pantolon askılarıma asılıp çekiştirmelerini, her seferinde elimdeki yiyeceklere saldırmalarını da sevmiyorum.

Pantolon askılarını bana babam giydiriyor. Babama bakıyorum bazen, sen de alt tarafı bir mahalle bakkalısın diyecek oluyor, susuyor, rafların birinden bir gofret yürütüyor, dükkandan çıkıp köşeyi dönünce, etraftaki çocuklara göstermeden yemeğe başlıyorum.

Cemile’yi seviyorum ben. Cemile’nin Ahmet adında bir yavuklusu var. Bu hiçbir şeyi değiştirmez çünkü ben Cemile’den çocuk yapacağım. Çünkü Cemile mahallenin, belki dünyanın en güzel kızıdır. O yüzden Cemile benim çocuğumu doğurmalıymış, babamın dediğine göre. Bunu ilk söylediğinde hemen aklıma yattı, sonra biraz terledim, utandım. Ben evlenme çağındayım, Cemile de öyleymiş.

Cemile ve ben bir çocuk yapacağız. Yavuklusunun genç, güzel ama yorgun çehresi de çare etmeyecektir. Ona bir değişik bakıyor Cemile, ama bana kenef görmüş de tiksinmiş gibi bir bakıp, hemen sonra yüzünü çeviriyor. Sonra yüzünü çevirdiği yöne yürüyorum, korkuyor Cemile. Diyorum korkma, ben kötü değilim o kadar. Aptal diyor Cemile. Yağ fıçısı! Hayvan! Söyle o babana, diyor Cemile, gerisi gelmiyor. Öyle değişiyor, allak bullak oluyor ki kaşları, yüzü! Bir an gülüyorum, ama o hiç gülmeyince ben de vazgeçiyorum sonra.

II

Babam Cemile’nin babasıyla konuştu bile. Sonra, geçenlerde Nedim Usta’dan aldığımız arsada bir kondusu varmış bu Ahmet dedikleri oğlanın. Bir varmış, bir yokmuş diyor babam, sonra gülüyor, bıyıkları gülerken büyüyor. Bu serseri bu mahalleden gidecek diyor babam.

Bir seferinde babama diyecek olmuştum: “Cemile ne diyor, istiyor mu benle evlenmeyi?” Bir aptala bakar gibi bakmıştı bana, sonra çocukların baktığı gibi bakıp tepeden tırnağa incelemişti beni, yazıklanmıştı. Sinirlenmiştim ama insan babasının kolunu bir çocuğun kolunu büktüğü gibi bükemez.

III

Cemile’nin yavuklusu olacak o Ahmet’in evini yıktırmak için tutmuştuk iş makinesini. Ahmet önüne durdu. Ardından herkes önüne durdu. Çocuklar da durdu. Babam çok sinirlendi. Bağırdı çağırdı ama makineyi otomobili aldık, uzaklaştık oradan. Çünkü üzerimize misket ve at boku atıyordu çocuklar, babaları, anneleri. Bazılarının atlı arabaları var. Bazıları arabayla, bazıları yayan, yük taşırlar veya orada burada otururlar. Tuhaftır, atlarına türkü yakar bunlar bazen. Arabamın atları, hey aman, filan derler.

İşte biz oradan kaçıyorduk ya, gördüm ki yaşlıların da zayıf yüzlerinde büyümüş gözleri vardı, kara kara, hiddetle baktılar babama. Daha çok babama. Bana da öyle baksınlar istedim. Ama beni aptal sanıyorlar.

Otomobilin aynasından gördüm o gün: Cemile sarılmıştı Ahmet’e. Yazlık sinemanın büyük beyaz duvarında görünen o uzun kara saçlı kız gibi. Hani sonra film bitiyordu ya! Gözlerime baktım sonra otomobilin aynasında. Yanaklarıma baktım, hep kırmızı olmuşum, sonradan sonraya tanıdım kendi yüzümü.

Eve döndüğümüzde baktık ki camlarımız kırılmıştı.

Arsayı unut dedi babam. Cemile’yi unut dedi. Bakkalı sattı. Apartmana taşındık. Babam civarda, öncekinden de büyük bir dükkan açtı.

IV

O yerden biraz uzaktayız. Ben arada bir gofret yiyorum.

Ne düşünüyorum biliyor musun? Bir mektup yazmayı, Cemile’nin yüzünü çizmeyi mektuba, sonra ayıp bazı şeyler çizmeyi, sonra yalayıp zarfı, bu mektubu Cemile’ye göndermeyi düşünüyorum. Ama hemen anlarlar ben olduğumu. Beni aptal sanıyorlar.

V

Babam geçenlerde keyiflendi, sonra bazı şeyler konuştu benimle. Yakın zamanda Cemile de arsa da senin olacak dedi. Hem bazı tanıdıkları devreye sokacağım, hem de arsayı arkası sağlamca bir müteahhide vereceğiz dedi. Görecekler dedi. Sen de çocuk yapacaksın Cemile’den dedi. Gözleri parlıyordu. Dudakları ıslanıyordu babamın.

Gerekirse ebediyete kadar takib edeceğiz onları, sonra silip süpüreceğiz, dedi babam.

VI

Film bitmedi. Seneler geçti, bitmedi. Babam, ihtiyar ama muzaffer yüzünde Cemile’nin bıçağından yadigar yara iziyle gülerken, kırlaşmış bıyıkları büyüyor.

VII

Ben oraya geri döndüm. O çocuklar büyümüş. Gözlerinde o ihtiyarların kara ve büyük bakışları, şurada burada beton harcı karıyorlar. Pantolon askısı takmıyorum artık, babam rahmetli oldu. Binlerce gofretim var. Apartmanlarım. Yalnız Cemile ortalarda yok.

Trafo duvarlarında ara sıra bir postere rastlıyorum: Ahmet’in yüzü Cemile’ye bakar gibi bakıyor. Ben yine bakkalın oğluyum, şu yaşımda gofret yiyorum Ahmet’in karşısında.

Film hiç bitmiyor. Cemile ortalarda yok.

Bir Gazete İlanı ve Asiye’nin Gençliğindeki Sol Yanağı

Mart 3, 2014

Sevgili Müzeyyen Havadis,

Arif’le ilgili çağrınızı duyunca pek heyecanlandım. Zaman kuşkusuz ezici bir mefhumdur. Dünya işlerinden arta kalan vaktimde ara ara şunu düşünürdüm: bir cesur çıkacak aramızdan ve Arif’in rotasını çizmeye çalışacak. Peki ama siz nereden başladınız? Aman diyeyim, ne cesaret! Çünkü Arif’in kundurasını değdirdiği yerlerin tespiti zordur. O tozlu yolların üzerine günümüzde, zifiri ziftle asfaltı boca ediyorlar.

Müzeyyen Hanım, o Zaman ki, filtresiz künklerden denize karışan atık sular gibi geri dönüşsüzken, bizleri de müthiş değiştirir. Eskisi gibi düşünmez oluruz ve gözlerimiz sözgelimi bir denizin güzelliğini ve duruluğunu, eskiden olduğu gibi sükutla, normallikle karşılayamaz. Demem o ki, lağım suyu şöyle dursun, denizlere garabet grilikte bir betonu da boca ediyorlar.

Yine de ta kalbimde paylaşıyorum sizin heyecanınızı. Arif’i tanımak ve bilmek zordur. Çünkü Arif bambaşka bir varlıktır. Onu tüm bunlardan, belki bu “tahribatı azami” Zaman mefhumundan bile ayrı düşünmek gerekir. O, herhalde hepimizden daha özel bir kimsedir. Vakfınızın verdiği ilanı görünce içimdeki küllerin üzerinde bir rüzgar esti: “Bize Arif’i yazınız” diyorsunuz. İşte bu ilan yüreğimdeki tozu toprağı şöyle bir kaldırınca bana bir zamanki Arif’in yanı sıra, bir zamanki kendiliğimi de hatırlattı. Merakla bir ayna buldum derhal, uzun süredir ilk kez bakar gibi, dikkatle baktım içine: yüzümdeki, bilhassa iki yanağımdaki çizgileri saymağa başladım.

Siz bilir misiniz Müzeyyen Havadis? Nicelik daha mı korkunçtur bir yanağın çizgileri bakımından? Yoksa o yanağın güncel niteliği midir daha korkunç olan? Fakat Zaman, kuşkusuz ezici bir mefhumdur ve üzerimdeki tesirini de sanki ilk defa fark edercesine fark ettiğim, aynadaki sol yanağıma bir müddet çıldırmış gibi bakıp kaldığım o lahza, bu ilana karşılık vermem, size derhal yazmam gerektiğini anladım.

Aklıma evvela aşağıdaki soru geldi:

Kimimiz çiçekli eteklerini,
Kimimiz kimbilir hangi atölyede, kaça ve kim tarafından biçilip dikilmiş entarisini,
Kimimiz geçen seneki kundurasını ayağına geçirmiş
Biz bir yarenlik grubu halinde,
O pazar günü sabahının hafif esintisinde
Gençliğimizin bir nevi zorunluluğu olan o neşeli tasasızlıkla
Ağır ağır yürüyüp karşıdaki geniş kaldırıma göz süzerken hep birden,
Yolun karşısından bize el eden
Ve sonra bizden taraf kaldırıma geçen
Ve sonra aramıza adeta bir iş makinesi misali dalıverip
Kara kuru ellerinden soldakiyle
Herhangi birimizin yanağından makas alan ve ismini de bize
Yanlış hatırlamıyorsam, ilanınızla örtüşen biçimde
Arif diye söyleyen o Arif
Acaba hangimizin yanağından makas almıştı?

Arif, aramızdan çapkın bir kuyruklu yıldız, bir serçe kuşu, tombul bir panter yahut da bir hızar gibi hızla kayıp gittikten hemen sonra işte biz, kendi içimizde sadece bunun tartışmasını yapıyorduk. “Hangimizin yanağı?” O gün ve o günden sonrası, salt bu iç-münakaşayla zehrolup duruyordu. Hiçbirimiz kimin yanağından makas aldığını veya Arif’in o berrak pazar sabahı hakikaten de herhangi bir yanaktan makas alıp almadığını bilemiyorduk. Bilemiyorduk ama gelin görün ki, “o yanak benimdir”, “hayır efendim, benimdir” diyerek birbirimizi tepelemekten geri durmuyorduk. Bazense bir makasın gerçekten de alınmış olduğundan neredeyse emin oluyorduk ki kavgamız burada daha da şiddetleniyordu.

Bu kavgayı biz, hem de senelerce yaptık durduk. Gelgelelim bu berrak pazar sabahının hatırası ve burnumuza tatlı tatlı girerek genizlerimizi hafifçe yakan o ıhlamur kokusu hatırımızdan silindikçe, bizim kavgamız şiddetlenmiş, aramızdaki bu anlaşmazlık, dostluğumuzu bitirir hale gelmişti. Bazen içimizden biri, bu dostluk bağını yeniden tesis etmek için ya da emin olamadığımız bir maksatla, “hangimizin yanağından makas aldığı hakikaten önemli mi bu kadar?”, diyecek olurdu ve diğerleri ona hayret ve öfke dolu gözlerini çifter çifter patlatır, onu susturur, ondan ve maksadından şüphe eder ve sonunda “bunları, senin yanağından makas almadığı için söylüyorsun” derdi. Hülasa, mesele buyken ve mesele aslında daima buyken, biz birbirimize pek kırıcı davranabiliyorduk. Nitekim bir müddet geçti ve birbirimizle olan bağımız zayıfladı, inceldi ve koptu.

Bunu, aramızda ansızın patlak veren ve büyüdükçe büyüyen çatışma hazırlamıştı esasen. Elbette içimizden biri kanser olmuştur, bazımız sonradan pek memnun kalmadığımız kocalara varmış, sonra bunlardan boşanmıştır, kimimiz başka şehirleri mesken tutup başka hayaller kurmuştur ve elbette o ıhlamur ağaçları bir yol hafriyatında sökülmüş ve elbette ki kaldırımlar daralmış, yollar genişlemiştir. İçimizden biriyse Müzeyyen Hanım, olduğu yerde saymakla, içindeki hatırayı küllendirmekle, karşı kaldırımlara bakmakla ve zamana istinaden elbette, yeni dökülen asfalt yolları koklamakla yetinmiştir. Gazetede “Bize Arif’i yazınız” diye bir ilan görmüştür içimizden bu biçare, derhal bir ayna bulup onda uzun uzun sol yanağını incelerken bir haller olmuştur ona, ta içine bir ağlama gelmiştir, oysa Zaman dedikleri kâbus, birbirinden farklı olmayan birçok yeni hatırayla eskilerini sildiğinden, bir iç çekişi bile ona çok görmüştür.

Sayın Müzeyyen Havadis,
İşte size itirafım, o berrak pazar sabahı, o kaldırımda yanağı sıkıştırılan bir genç kadın varsa o da bendim. Belki o kadınlar da size benzer şeyler yazacak, Müzeyyen Hanım, bu hikayeyi belki kendi yanaklarına yontacaklar, diyecekler ki, “hayır o yanak benimdir”, “hayır efendim o yanak benim gençliğimin sol yanağıdır!” Onlar da Zaman’ı yahut da beni yahut da içimizden bazılarını suçlayacaktır. Onların iddialarına ve ithamlarına katiyen itibar etmeyiniz.

Çünkü onlar, salt mümkünmüşçesine, başka hayatlar, başka hayaller kurdular.
Saygılarımla,
Asiye Tutkal

Acayip Bir İstifa

Ocak 14, 2014

Merhaba Selin,
Merhaba Selin’in Amcası Hayati Bey,

Geçen gün oturup beni konuşmuşsunuz. Yok efendim sonum böyle olmayacakmış da şöyle olacakmış. Meseleye nereden baktığınızı, mesela hangi gülünç soyutluktan baktığınızı bilemiyorum ama şu bir gerçek ki, siz bu Sultane’ye pek dokunamıyorsunuz.

Bu insanları Hayati Bey aleyhinde benim kışkırttığım doğrudur.  Eh, sizin için de aleni olanı inkâr edecek kadar yitirmedim kendimi. Azıcık izan ile siz de şunu tahmin edersiniz ki, özür dileyecek değilim. Vukuatı çıkarmadan evvel pis pis şeyler öğrendim. Pis pis şeyler herhalde, bu satırları okuyan Hayati Bey’in dimağının derininde daha iyi karşılık bulur. Bu pis pis şeyler içimi doldurup taşırınca ben de karanlık düşünceler içinde fazla oyalanmaksızın, derhal harekete geçtim ve yaptığım tek şey, doğal olarak, bazı ilgili önermeleri etrafımla paylaşmak oldu. Hayır, Müzeyyen’le değil elbette. Bambaşka bir çeperden bahsediyorum. Çeperin çeperinin çeperinden bahsediyorum. Siz tanımazsınız.

Selinciğim, bu arada, sen vaktini tek kaşını kaldırıp hayretten hayrete düşmekle harcama diyorum. Hayret edişlerinde her seferinde, ustalıkla gizlenebilen bir kurnazlık olsa da, öyle yapma. Mesela git saçını kestir boyat, manikürünü yaptır, bir çift kırmızı rugan pabuç çek ayağına ve özenle hazırlanmış bazı yemeklerden ye, bir kısmını da bu lezzetli yemeklerin, tabağında bırakmayı ihmal etme. Bunları yaparken biraz da Taliha adındaki o kara bulutu düşün. Yine olan oldu çünkü.

İkiniz aksini zannediyor olabilirsiniz ama, Sultane kendi içinde bütünlük arz eden bir şahsiyettir. Kendisinde çocukluğundan bu günlere ulaşan bir haysiyet duygusu bulunur. Bu haysiyet duygusu, şahsa içkin olup, aynı zamanda şahsı aşan cinstendir.

Sonuç olarak, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Vukuatın nedenlerini kendinizde arayınız.

Çünkü bilhassa Hayati Bey, genel olarak, olay sizin düşündüğünüz gibi değildir: Tek bir yaşam yoktur, yaşamlar vardır. Bunların ihmali de biraz lüks kaçmaktadır. Sultane’nin de hele şu zamanlarda, lükslere tahammülü yoktur.

Selinciğim, bu çerçevede bizler, soluduğumuz atmosferi asgari müştereğimiz kabul edersek, makyajını ve saçındaki tokanın pahasını biraz fazla kaçırmış olabilirsin. Bu bir itiraz konusu olmuşsa, git Taliha’ya atarlan mesela. Sonuçta nişanlını ve seni evire çevire döven de oydu.

Neticede ben, Sultane Demir, şartlar beni buna zorladığı için istifamı sunuyorum. Zaten Hayati Bey’in yılansı nazarı da bedenimde karşılık bulamamıştı, ki bu da iş tanımımı boşa çıkarır.

Siz, bu insanlara başka şeylerin hesabını vereceksiniz. Bu insanlar sözgelimi ikinizi de pişirip yemiyorsa şu aralar, siz bunu da, onlara bu asgari terbiyeyi verebilmiş olan ailelerine borçlusunuz. Aynı medeni kodların tuğlalarıyız ve halinize şükredin ki, tuğlaları döküp harcı karanlardan olmadığınız halde bunlardan nasiplenebiliyorsunuz.

O yelekli kadınların ellerini öpebilirsiniz. Yelekli kadınlar, iyi niyetli, munis, yufka yürekli ve anlayışlı kimseler. Sizi bile hemen affeder onlar.

Ben şimdilerde ordularınızdan kaçıp saklanıyorum ve koşullar elverdiğinde geri dönüp bir iki ceza daha keserim belki. Dünyanız ve bahtınız dönebilir, bilemem, zira, ikiniz yine aksini zannediyor olabilirsiniz ama, ben yaşamın seyrine müphemlik payı da biçebiliyorum.

Ayrıca biliyorum Hayati Bey, sizin o keyifli ve derin uykularınız bunlarla kaçmayacak.

Çünkü meselenin taraflarının gayet iyi bildiği üzere, Sultane Demir henüz bir ustura, bir jilet yahut da bir kurşun kudretinde değildir.

Saygılarımla,

Sultane Demir

Not: Hayati Bey, bu mektubu Selin’e okutmayacağınızı bildiğimden (çünkü siz hakikaten de böyle birisiniz), mektubun bir nüshasını Selin’in ev adresine gönderdim. Selin ve Hayati Bey, mektup bitti ve şimdi kaşlarınızı indirebilir ve olası çareler üzerinde kafa yormaya başlayabilirsiniz.


%d blogcu bunu beğendi: